• 19 Mayıs, 2024

Stres Azaltılmaz Yönetilir

stres

Birçok hastalığın stresle bağlantısı var. İşin kötüsü, stres önlenebilen ya da kolayca savuşturulabilen bir şey de değil. Onu önlemenin değil, yönetmenin mümkün olabileceğini bilmemiz gerekiyor.

Kalp hastalıklarından kansere, bellek bozukluklarından kiloya, hipertansiyondan reflüye birçok hastalığın stresle bağlantısı var. Çoğunda esas neden… Kiminde ise ya tetikleyici ya da şiddetlendirme faktörü… Yaşlanmayı hızlandırdığı ise çoktan kanıtlandı. Ömür süresini belirleyen telomer isimli DNA bölümü, stresli insanlarda (stresin yoğunluğuyla paralel olarak) daha hızlı kısalıyor.

Yalnızca kötü, beklenmedik, ürkütücü/endişe verici sorunlarla da ortaya çıkmıyor.

Yeni bir göreve atanmak/terfi etmek, yeni bir çocuk sahibi olmak, hatta evlenmek gibi mutlu gelişmeler, iyi ve güzel olaylar bile bizi stresle tanıştırabiliyor.

Stres konusundaki yanlışlarımızdan biri de şu: Stres önlenebilen ya da kolay savuşturulabilen bir şey de değil. Onu önlemenin değil, yönetmenin mümkün olabileceğini bilmemiz lazım. Strese karşı özel tepkiler geliştirmek, savuşturma yollarını öğrenmek zorundayız.

Bu arada çoğumuzun farkına varmadığı “stres üreten” bazı “tanıdık” yanlışlarımız var. Onları da gözden uzak tutmamak gerek. Bu yanlışların başında “çok işlemcilik” geliyor.

Birçok işi aynı anda yapmayı bir marifet, bir yaşam biçimi haline getirmiş durumdayız. Hatta bunu başarının anahtarı gibi görenlerimiz de var. Uzmanlar sık tekrarlanan çok işlemcilik çabalarının sadece stresi artırmakla kalmadığını, dikkat azalması ve bellek kaybına da sebep olduğunu söylüyor. Onlara göre çok işlemcilik sırasında beyin en çok “prefrontal korteks” bölgesini kullanıyor. Kronik stres ise en çok bu bölgeye zarar veriyor.

Uzmanlar kronik çok işlemcilikten şikayet edenlere, her gün telefonlarını belirli bir süre kapatmalarını, yaptıkları ve düşündükleri her konudan uzaklaşmalarını, o zaman diliminde sadece tek bir konuyu yapmaya ya da düşünmeye yönelmelerini tavsiye ediyor.

Yine uzmanlara göre “hayır!” diyememek de günümüzün en önemli stres üreticilerinden biri. “Hayır!” demeyi beceremeyenler farkına varmadan taşıyabileceklerinden daha fazla sorumluluk yüklenmek zorunda kalıyor. Üstlendikleri ve asla tamamlayamayacakları çok sayıda iş nedeniyle de “endişeye kapılmak, pişman olmak, kapana kısılmış gibi hissetmek” gibi duygularla baş başa kalıyorlar. Tabii ve bunların her biri birer stres tetikçisi…

Kısacası günümüzde herkesin stres yönetimi konusunda uzmanlaşması gerekiyor.

Daha iyi bir stres yöneticisi olma yönündeki diğer tavsiyeler ise şunlar:

* Kurallar koyup uygulayın.

* Programlı davranın.

* İşinizi paylaşın.

* İyi uyuyun.

* Sosyalleşin.

* Daha çok ve farklı ilişkiler kurun.

* Dinlenin.

* Eğlenin.

* Öfkeden uzak kalın.

GELENEKSEL BESLENMEDEN KOPMAYIN!

Her kültürün farklı beslenme alışkanlıkları var. Bunlardan uzaklaşan toplumlar hastalıklara daha açık hale geliyor. Kısacası “beslenmenin gelenekselliğini korumak” önemli bir konu.  Kültürlere, bölgelere özgü besinler de vardır. Sadece oralarda tüketilir, o coğrafyaların, kültürlerin imzasını taşır. Mesela ayran, yoğurt, kefir bizimdir, bizim imzamızı taşır.

Ayrıca beslenmek sadece bedeni değil, ruhu da doyurur.

Beslenmede kültürel mirasları korumak son yılların üzerinde en çok durulan konusu. “Bölgesel işaretleme” yoluyla aynı besinin (mesela zeytinyağı) farklı bölgelerde yetişenleri bile birbirinden ayrıştırılma yoluna gidiliyor. Nedeni; örneğin Ayvalık zeytininin Marmaris’inkinden, Fethiye zeytininin Hatay’ınkinden farklı olması.

BEDEN BESİNLE KONUŞUR

Ben sadece damaklarımızın değil, bedenimizin de besinlerle konuştuğuna inanan biriyim. Bu nedenle mangoyu değil kavunu, brokoliyi değil karnabaharı veya lahanayı tercih ederim.

Bana göre, geleneksel besinlerimize de beslenme kültürümüze de bölge bölge, şehir şehir, köy köy sahip çıkmalıyız. Ekşi mayamızı, turşumuzu, kefirimizi, bozamızı korumalı, çayımızı, kahvemizi (tabii ki Türk usulü hazırlanıp pişirilenleri) kimselere kaptırmamalıyız. Dönerimize, lahmacunumuza, içli köftemize, Ali Nazik’imize, su böreğimize laf ettirmemeli, dokundurmamalı, bozdurmamalıyız.

Bununla da yetinmeyip yerel zenginliklerimize, yani Çanakkale’deki domatese, Orhaneli, Ayvalık, Marmaris, Hatay, Nizip’teki zeytine, Beypazarı’ndaki turşuya, Anamur’daki muz, Karadeniz’deki mıhlamaya sahip çıkmalıyız. Buna sadece kültürümüz değil, sağlığımız için de mecburuz.

BESLENME KÜLTÜREL BİR MİRASTIR

Beslenme konusu hepimizin imkanları ölçüsünde kafa yorması gereken bir alan. İmkanı ve yeteneği olanlarınsa konuya daha farklı yaklaşmaları lazım. Önemli bir zeytin ülkesi olduğumuzu geç de olsa fark ettik. Ama çoğumuzun farklı bölgelerde yetişen zeytinlerimizin farklı lezzet zenginliklerine sahip olduğundan hâlâ haberi yok. Bir “Zeytin Araştırmaları Enstitüsü”ne ihtiyacımız var. Bizim de çaba göstermemiz lazım. İşte bu çabalardan birini TCF (Turkish Cultural Foundation), kurucusu Dr. Yalçın Ayaslı ve Nar Gourmet yapıyor. Amaçları son derece net ve açık: “Zeytinlerimizin ve zeytinyağlarımızın gerçek değerini ortaya çıkarmak, kusursuz doğal zeytinyağları elde etmek!” Kültürel mirasımızı yaşatma ve tanıtma konusunda yaptığı faaliyetler nedeniyle TCF’ye teşekkür borcumuz var.

Kaynak:

Benzer Yazılar

Yorum Yapın